Saygıdeğer davetliler, değerli basın
mensubu arkadaşlarımız,
Herkesi şehitlerimiz
adına saygı duruşuna ve ardından İstiklal Marşı’nı söylemek için ayağa kalkmaya
davet ediyorum.
Hepinize bu güzel davete gelip
bugün bizlerle birlikte olduğunuz için kendim ve arkadaşlarım adına çok
teşekkürler ediyorum.
Öncelikle aramızda bulunan derneklere ve
sivil toplum kuruluşlarına teşekkür ile başlamak istiyorum.
En başta, bugünkü konferansın
gerçekleşmesi için bize büyük destek veren Köln Atatürk Kültürevi’ne özel
teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Daha sonra bugün aramızda bulunan ADD Heidelberg, ADD Karlsruhe, A. Düşünce Dünya
Platforumu, ADD Limburg, ADD Koblenz, Mannheim Müzisyenler Kültür Derneği,
Dergâh Klasik Türk Mûsikîsi Topluluğu Mannheim, Dünden Bugüne Müzik Kulübü
Kültür ve Sanat Derneği Mannheim, Defne Kültür Derneği, UTG Ludwigshafen, Vatan
Partisi, Saadet Avrupa, Mannheim Cemevi, CHP Baden Württemberg Birliği
temsilcilerinin hepsine teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Konuşmamın başında bundan 20 sene
önce hain bir suikast sonucu hayatını kaybeden bilim insanı, eğitimci,
siyasetçi, aydın Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’yı anmak istiyorum. Prof. Dr.
Ahmet Taner Kışlalı gibi aydınları belki fiziksel olarak yok edebilirsiniz ama
onun fikirlerini asla bu dünya üzerinden silemezsiniz.
Bugün aramızda hepinizinde
bildiği gibi değerli tarihçi, aydın ve iyi bir baba olan sayın Sinan Meydan
bulunmaktadır. Kendisine bir kere daha siz dinleyicilerimizin önünde bizim
davetimizi kabul ettiği ve bugün burada buluşmamıza vesile olduğu için çok
teşekkür ediyorum. Sinan Meydan bugün itibariyle Türkiye’nin en çok okunan
gazetesi Sözcü’de köşe yazarlığı yapmaktadır
ve her Pazartesi bizleri köşe yazılarıyla belgelerini de sunarak çok detaylı
bir şekilde aydınlatmaktadır. Sinan Meydan yakın tarih ve Atatürk konularında
bugün itibariyle Türkiye’de bilgisine başvuracağınız ilk kişidir. O nedenle, bugün kendisinin Atatürkçü Düşünce Derneği
Mannheim’ın davetlisi olarak aramızda olması bizler için çok değerlidir ve derneğimiz
için de tarihi bir gündür.
Bugün hep beraber
Cumhuriyetimizin 96. Yılını kutluyoruz. Ne mutlu bize. Umuyorum ve inanıyorum
ki daha nice 96 yılları göreceğiz. Şunun bilinmesini isteriz ki, bizler Türkiye
Cumhuriyeti’nin evlatları olarak şu anda vatanımızdan o yada bu sebeple
binlerce kilometre uzakta yaşıyor olsakta, M. Kemal Atatürk’ün Gençliğe
Hitabede de belirtmiş oldugu gibi ülkemizi
müdafaa mecburiyetine düşecek olursak hepimizin biran bile şüphesi olmadan
mevcut yaşanan fikir ayrılıklarını bir kenara bırakıp vatanımızı sonuna kadar
korumak için mücadele edeceğinden emin olabilirsiniz.
Tabii ki burada sayın Sinan Meydan varken tarih dersi
verecek durumum yok. Ancak yine de
Cumhuriyet’in yetiştirdiği bir Türk vatandaşı olarak Cumhuriyetle ilgili şu
birkaç konudan bahsetmek istiyorum. Birincisi
Cumhuriyet’in kuruluş sürecidir. Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı
zaferinden sonra Türkiye’yi düşündüğü yenileşme yolunda soktu. Saltanat
kaldırıldı, Hilafet ilk etapta taktiksel olarak kaldırılmasa da etkisiz hale
getirildi, bugünkü Türkiye’nin tapusu olan Lozan imzalandı. Böylece, Atatürk’ün
kendi dediği gibi ‘’vicdanında ulusal
bir sır gibi’’ sakladığı Cumhuriyeti ilan etmek için şartlar oluştu. Nutuk’ta
da belirttiği gibi öncelikle sultanı/halifeyi kurtarmaktan bahsediyordu çünkü
padişahsız bir kurtuluşa yakın arkadaşları da dahil kimse inanmıyordu. Burada
benim en dikkatimi çeken husus M.Kemal Atatürk’ün yakın çevresinin de direncine
rağmen Cumhuriyeti hazırlayan ortamı bir satranç ustası gibi adım adım
oluşturmasıydı. Çünkü M. Kemal Atatürk kendi ifadesiyle Anadolu’ya geçerken ‘’millet
egemenliğine dayanan tam bağımsız yeni bir Türk devleti’’ kurmayı
düşünüyordu. Bu fikre ulaşmasını da ancak onun yıllar boyunca edindiği tecrübe,
türk milletini çok iyi tanıması, iyi
askeri eğitimi ve binlerce okumuş olduğu kitapla açıklayabiliriz. Eminim ki,
sayın Sinan Meydan bu konuda bizi bugün çok derinlemesine ve detaylı olarak
bilgilendirecektir.
Sizlere bahsetmek istediğim bir
diğer konu ise, Cumhuriyet’in bireyin
hayatına olan etkisidir. Cumhuriyet sadece halk yönetimine dayanan bir
yönetim biçimi miydi? Tabii ki hayır.
Cumhuriyet yıllarca padişahın kulu olarak yaşamış olan insanlara birey
olma hakkını veriyordu. Kendi seçimlerini yapma hakkı veriyordu. Cumhuriyet’in
ilanı ile beraber bin yıldan fazla bir
zaman sonra Türk milleti kendi iradesini kendi eline alıyordu. Ancak, M.
Kemal Atatürk kuldan birey olmaya geçişin de çok kolay olmayacağını biliyordu. İnsanların
uzun yıllar hatta asırlar boyunca süre gelen alışkanlıklarının bir anda
değişemeyeceğinin farkındaydı. Fakat şunu da çok iyi bilmekteydi; kanla kazanılmış bu topraklar eğer bu
zihinsel ve yönetimsel devrim yaşanmaz ise, eninde sonunda yeniden benzer bir
işgal durumuyla karşı karşıya kalacaktı. Bu nedenle, Cumhuriyet’in ilanını
takiben tekke ve zaviyeler ile medreseler kapatıldı. Böylece
insanları yoğun baskı altına alan ve onların özgür iradelerini yok edecek
yöntemleri benimseyen ve uygulayan kurumlar kapatıldı.
Padişahlık döneminde herkesin
devlette göreve gelebilmeleri ve yükselebilmeleri için için bir eşitlik yoktu.
Belli başlı ailelerin çocukları yada yurtdışından getirilen devşirme çocuklar
bu tarz görevler için yetiştiriliyordu. Cumhuriyet ile beraber her birey için şartlar
eşitlenmiş, bir köy okulunda yetişen çocuğun da büyük şehirde yaşayan bir
çocuğunda devlette göreve gelebilmeleri
mümkün hale gelmiştir. Hepimizin bildiği gibi en iyi örnek olması nedeniyle
sayın merhum eski cumhurbaşkanlarımızdan Süleyman Demirel verilebilir. Kendisi
Isparta’nın bir köyünden gelerek Türkiye’de devletin en üst makamlarına kadar
gelebilmiştir. Demek istediğim, bu durum ancak Cumhuriyet idaresi altında mümkün olabilmektedir. Çünkü Cumhuriyet,
kimsesizlerin kimsesi olmayı
sağlayan bir yönetim biçimidir.
Başka bir örnek daha vermek
gerekirse padişahlık gibi tek adam yönetimlerinde yani denge-balans ayarının
olmadığı yönetim şekillerinde gelirin paylaşımı saraya yakın belli bir zümre
arasında olmaktadır. Ülkede yaşayan halkın büyük bir kısmı ödemiş olduğu vergiler
ile bu ayrıcalıklı zümreyi bir anlamda da beslemektedir. Cumhuriyet yönetimiyle
beraber bu durum düzeltilmiş halkın ödediği vergilerin önemli bir kısmı yine halka
fabrika, okul, yol, su, köprü olarak geri dönmüştür.
Son bir örnek daha vermek
gerekirse bunu da bilim ve laiklik
ile ilgili olarak vermek isterim. Osmanlı’daki padişahlık yönetiminde dogma ön
plandaydı. Araştırmak sorgulamak neden sorusuna cevap aramak doğru görülmez,
dini metinlerin gösterdiği yönde hayat diyazn edilmeye çalışılırdı. Ülkenin
yönetimine fetvalar yön vermekteydi. Cumhuriyet yönetimi ile beraber bu gidişat
180 derece değiştirildi. Din ile devlet yönetimi ayrıldı ve 1937 yılı itibariyle laiklik anayasaya
girdi. Laiklik, devlet yönetiminde herhangi
bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını
savunan prensiptir. Devlet düzeninin, eğitim kurumlarının ve hukuk
kurallarının dine değil, akla ve bilime
dayandırılmasını amaçlar. Ayrıca, din işlerini kişinin vicdanına bırakarak
bireyin din özgürlüğünü koruyabilmesini sağlar. M. Kemal Atatürk bir
konuşmasında ‘’Dünya yüzündeki her şey
için, maddi ve manevi her şey için, yaşam için ve başarı için en doğru yol
gösterici bilimdir, tekniktir. Bilimin ve tekniğin dışında yol gösterici
aramak, düşüncesizliktir, bilgisizliktir, yanlıştır’’ demiştir. Ayrıca yine
bilime verdiği önemi gösteren şu açıklamasını bu vesileyle yeniden sizlere hatırlatmak
istiyorum‘’ Benim sözlerim bilimle çelişirse,
bilimin dediğini yapın ’’. Biliyorsunuz bu açıklamayı bugün Tesla’nın
sahibi ve kurucusu Elon Musk en son Anıtkabir’i ziyaretinde Twitter hesabından
da paylaşmıştır.
Yukarıda vermiş olduğum örnekleri
arttırmak tabii ki mümkün. Ancak sayın Sinan Meydan’nın da vaktinden daha fazla
almak istemiyorum.
Sonuç olarak şu noktaların altını
çizmek istiyorum; Ne mutlu bizlere ki, M. Kemal Atatürk gibi devrimci,
antiemperyalist, aydın ve ülkesinin başöğretmeni olan bir kurucumuz var. Onun
en büyük eserlerinden Cumhuriyet’e sahip çıkmak ve sonsuza dek yaşatmak için
irademiz var. Özetlersek, Cumhuriyet, yeni kurulan Türkiye’nin hem siyasi hem
ekonomik bağımsızlığını sağlayıp muhafaza edebilmesi için en temel taşı oluşturuyordu. Yıllardan beri süregelen tek adam
rejimlerinden, Türk milletinin karakterine en çok yakışan rejime geçiş
yapılıyordu. Cumhuriyet yönetimi sayesinde 1923 yılında savaştan çıkmış ve
neredeyse hiçbirşeyi olmayan Türkiye, 1938 yılında teknoloji üretiyor ve uçak
yapıp satabilecek bir seviyeye gelebiliyordu.
Dinlediğiniz için hepinize
teşekkürler ediyorum. Şimdi sözü Köln Atatürk Kültürevi Başkanı Alper İnci’ye
bırakıyorum.
Serdar Derikesen.






